MEHMET AKİF ERSOY ve HAYATI


Mehmet Akif Ersoy; 1873 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Fatih Camii Medresesi hocalarından, Kosova doğumlu Mehmet Tahir Efendi; annesi Özbek asıllı Emine Şerif Hanım’dır.Akif, öğrenim hayatına Fatih’te Emir Buhari Mektebi ile başladı. Bir taraftan okula devam ederken diğer taraftan da babasından Arapça öğrendi. Mahalle mektebinden sonra, 1882 yılında Fatih Merkez Rüştiyesi’ne, ondan sonra de 1885’te Mülkiye İdadisi’ne kaydolan Akif; 1888 yılında babasını kaybetti, ertesinde de çıkan yangınla evlerini kaybetti.


Ailesi fakir düşen Akif, bir an önce bir meslek sahibi olmak ve para kazanabilmek için Mülkiye’yi bırakıp, yatılı Ziraat ve Baytar Mektebine kaydoldu .Bu okulda öğrenimini sürdürürken; güreş, yüzücülük, uzun yürüyüş, koşma, gülle atma sporlarıyla da ilgilendi. Şiire olan ilgisi de bu yıllarda başladı.

Okulun Baytarlık bölümünden 1893 yılında birincilikle mezun oldu. 1893 yılında Ziraat bakanlığında memurluğa başladı. Aynı yıl İsmet hanımla evlendi. Bu arada Kuran’ı ezberleyerek hafız oldu.Memuriyet hayatı yanında, edebiyat ve şiire ilgisi de sürüyordu. Servet-i Fünun dergisinde şiirleri ve yazıları yayınlanmaya başladı. Baytarlık mesleğini icra ederken Rumeli , Anadolu ve Arabistan gibi yerlere seyahatlerde bulundu. Yine bakanlıkta ki memuriyete devam ederken, Ziraat mektebinde ve Darülfünun’da edebiyat dersleri de veriyordu. 1913 yılında Ziraat Bakanlığında ki memuriyetliğinden, 1914 de Darülfünun’da ki öğretmenlik görevinden ayrıldı.

Birinci Cihan Harbi sırasında; Berlin,Arabistan ve Lübnan’da bulundu.Savaş sonrası Mondros mütarekesi akabinde, galip devletler, Türk vatanını parçalamak ve paylaşmak için harekete geçmişlerdi. Akif, vatan savunmasının önemini anlatmak için hutbeler okudu, halkı savaşmaya çağırdı. İstanbul’dan Ankara’ya oradan da Kastamonu’ya giderek Nasrullah Camiinde vaazlar verdi. Bu vaazlar neşredilerek memleketin her tarafına dağıtıldı. 1920 yılında Burdur mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisine seçildi. 1921 yılında istiklal marşını yazdı. 12 Mart 1921 tarihinde meclis bu marşı kabul etti. İstiklal savaşı sonrasında İstanbul’a, oradan da Mısıra gitti .Bundan sonra Mısıra gidip gelişleri devam etti. Diyanet tarafından Kur’an-ı Kerim tercüme etme vazifesi verildi .Bu konuda uzun müddet çalıştı fakat daha sonra vazgeçti.1926 yılından itibaren Mısır Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Mısırda iken siroz hastalığına yakalandı. Hava değişimi ile rahatsızlığını aşabileceğini düşünerek Lübnan’a gitti, Antakya’ya geldi. Mısıra geri döndüğünde hastalığı çok ilerlemişti, hastanede tedavi gördü ama hastalığın önüne geçilemedi. 27 Aralık 1936 tarihinde vefat etti. Kabri, Edirnekapı mezarlığındadır.

Mehmet Akif Ersoy , yaşadığı dönemi çok iyi yansıtan eserler kaleme almıştır. Aruz ölçüsünü en güzel şekilde kullanan şairlerdendir. Destansı şiirler konusunda en önde gelen şairdir. Eserlerinde,dini değerleri ön plana çıkaran; hürriyeti, vatanseverliği, istiklali, adaleti vurgulayan muhteva vardır.Yine eserlerinde cemiyetteki ahlâki çöküşü sonuna kadar eleştiren bir dil ve yorum vardır.

ESERLERİ

Bütün eserleri Safahat altında toplanmıştır.
1-Safahat
2-Süleymaniye Kürsüsünde
3-Hakkın Sesleri
4-Fatih Kürsüsünde
5-Hatıralar
6-Asım
7-Gölgeler

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde – gösterdiği vahşetle ” bu : bir Avrupalı ”
Dedirir – yırtıcı his yoksulu, sırtlan kümesi.
Varsa gelmiş , açılıp mahbesi, yâhut kafesi!

Eski dünyâ, yeni dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşısın da,
Avustralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada,

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’una da züldür bu rezîl istîla!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyle, sefil,
Kustu mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.

Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz…
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab
Öyle müthiş ki: eder her biri bir mülk-ü harab.

Öteden saikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam
Atılan her lâğamın Yaktığı: yüzlerce adam
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müthiş tipidir: savrulur enkâz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namert eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre
Top tüfekden daha sık gülle yağan mermîler…
Kahraman orduyu seyret ki, bu, tehdîde güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı, göğsündeki, kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ,edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i îlahi o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme” dedi.

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rap, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in aslanları gibi şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâp…
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyla,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyla;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsen yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

Yine, bir şey yapabildim diyemem hâtırana
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı, selâhaddîn’i,
Kılıç arslan gibi iclâline ettin hayran…

Sen ki islam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi ğöğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki rûhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehît oğlu şehît, isteme benden makber,
Sana ağûşunu açmış duruyor peygamber.

İstiklal Marşı

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettigi günler hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arsa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!

MEHMET AKİF ERSOY ve HAYATI ile Benzer Yazılar:

31 Mayıs 2013 Saat : 2:39

MEHMET AKİF ERSOY ve HAYATI Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

topuk kaşıntısı Son Yazılar FriendFeed